Yusuf Kaplan’dan ‘Sızıntı’ yazarına sert sözler

Yusuf Kaplan’dan ‘Sızıntı’ yazarına sert sözler

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan bir Sızıntı dergisi yazarının paylaşımlarını sert bir dille eleştirdi.

Yusuf Kaplan, bugünkü yazısında ‘Kahrolsun Erdoğan, kahrolsun İHH! Yaşasın İsrail, yaşasın ABD!’ önemli bir iddiadan bulundu. Kaplan bir Sızıntı yazarının sosyal medyada maksadını aşan cümleler sarfettiğini ifade etti ve bu yazarın paylaşımlarını sert bir dille eleştirdi.

İşte Yusuf Kaplan’ın yazısındaki ilgili bölüm

Felaketin boyutunu görebilmek için Cemaat’in yüzbinlerce kişi tarafından okunan en önemli dergisi Sızıntı’nın yazarlarından birinin art arda geçtiği şu twitlere bakmanız yeterli.

Bu twitleri okuduğumda beynimden vurulmuşa döndüm! Aynen şu twitleri yazmış Sızıntı yazarı: ‘Hocaefendi Türkiye’ye neden gelmiyor diye soruyorlar. Münafıkların ülkesine neden gelsin?

Yolsuzluklarla yaşayan sapık iktidarlara oy veren sapıkların ülkesine neden gelsin? Yolsuzlukları İsrail ve ABD bitirecekse, yaşasın İsrail, yaşasın ABD’ (!!!)

Nasıl yani?! Nasıl?

YAZININ DEVAMINI OKUMAK İÇİN 
TIKLAYINIZ

Yusuf Kaplan’ın yazısına konu ettiği malum yazar Sızıntı Dergisi’nin ilgili sayısından çıkarılmıştır.Aynı zamanda yazarla ilgili bir duyuru yayınlanmıştır.

BAKINIZ:http://dirilissevdasi.wordpress.com/2014/01/05/iki-cay-bir-simit-bahri-senkal/

Bahri Şenkal ile ilgili eleştiri yazısı

BAKINIZ:http://dirilissevdasi.wordpress.com/2013/12/24/bir-fethullah-gulen-amigosu-bahri-senkal/

Bahri Şenkal’ın “Takkeli Münafıklar”İftirasına Cevap

Bahri Şenkal’ın “Takkeli Münafıklar”İftirasına Cevap

Kategori:İslam Alimlerine Atılan İftiralar 
Yayın tarihi:Cuma,03 Ocak 2014 13:01 
Yazar:İsmail – iftiralar.org editör 

alt

Sosyal medya da güya hizmet hareketini savunurmuş gibi yapıp tam bir facia olan sivri üslubuyla hizmet düşmanlarına bol malzeme çıkarma vazifelisi Bahri Şenkal yukarıdaki resme twitterde miğde bulandırıcı bir yorumda bulunmuş. Bu resimdeki Üstad hazretlerinin çok kıymetli talebelerine ve onlara her zaman hürmette kusur etmemiş olan Sayın Başbakanımız hakkında “Takkeli münafıklar” diyor. Medya da isimlendirildiği gibi Bahri Şenkal ne Sızıntı yazarıdır,ne Zaman yazarıdır ve ne de hizmet hareketine maddi bir yakınlığı vardır. (1) Hizmet hareketine gönül veren milyonlar arasında tek bir kişinin aklından bile bu resimdeki çok değerli ve mübarek zatlar hakkında böyle bir sözün düşüncesinin zerresi geçmemiştir. Bahri Şenkal’ın bu fitnekar düşüncesi ve sözü sadece kendisini bağlar. Biz bu sözü red ediyoruz ve Bahri Şenkal’a tedavi olmanın yollarını öneriyoruz…

İşte Bahri Şenkal’ın paylaştığı o saldırgan,tahrik edici ifadeler:

alt

Bediüzzaman’ın talebesi Mehmet Fırıncı,Başbakan Erdoğan’la yaptıkları görüşmenin konusunu açıkladı.

Bediüzzaman Said Nursî’nin talebesi Mehmet Fırıncı,Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la 2012 yılının aralık ayında yaptıkları görüşmede,”din ilimleri ile fen bilimlerinin birlikte okutulacağı üniversitelerin açılması,Ayasofya’nın tekrar cami olarak ibadete açılması ve Risale-i Nur’ların Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilmesi” talebini ilettiklerini açıkladı.

Fırıncı,son günlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaretlerine ilişkin fotoğrafla ilgili olarak sosyal medyada çıkan asılsız söylentilere karşı açıklamada bulundu. Fırıncı,AA’ya yaptığı yazılı açıklamada,”Son günlerde tekrar ortaya çıkan ve kasıtlı saptırmalarla başka bir mânâ yüklenen bir fotoğrafımızla ilgili olarak şu açıklamayı yapmak lüzumu hasıl olmuştur” ifadelerine yer verdi.

Fırıncı,Başbakan Erdoğan’la birlikte yer aldıkları fotoğrafın 2012 yılının aralık ayına ait olduğuna dikkati çeken Mehmet Fırıncı,ziyareti,”Bediüzzaman Hazretleri’nin bütün hayatı boyunca takip ettiği ve zamanın idarecileri nezdinde teşebbüslerde bulunduğu üç idealinin devlet ve yetkililerimize aksettirilmesi için” gerçekleştirdiklerini vurguladı.

Fırıncı,bu üç konuyu,”Bu üç gaye ise,din ilimleri ile fen bilimlerinin birlikte okutulacağı üniversitelerin açılması,Ayasofya’nın tekrar cami olarak ibadete açılması,Risale-i Nur’ların Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilmesinden ibarettir” ifadeleriyle açıkladı.

-“Görüşme bizim tarafımızdan yapılan bir talep üzerine gerçekleşti”

Bediüzzaman Said Nursi’nin bu idealleriyle ilgili olarak Osmanlı döneminde Sultan Abdülhamid ve Sultan Reşat’a müracaat ettiği gibi,Cumhuriyet döneminde de Birinci Meclis’te konuyu bizzat dile getirdiğinin altını çizen Mehmet Fırıncı,açıklamasında şunları kaydetti:

“Ayrıca CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a ve DP döneminde de Başbakan Adnan Menderes’e mektuplar yazarak aynı istekleri devletin en yüksek kademelerine ısrarlı bir şekilde iletmeye devam etmiştir. Talebeleri de,Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından sonra bu ideali takip ederek Süleyman Demirel ve merhum Turgut Özal nezdinde teşebbüslerde bulunmuşlardır. Son olarak,2012 yılı sonunda,aynı talepleri iletmek üzere Başbakanımız’dan bir randevu alınmış ve Bediüzzaman Hazretleri’nin ömrü boyunca takip ettiği bu üç ideal,kendilerine intikal ettirilerek gerekli açıklamalar yapılmıştır. Bu görüşme bizim tarafımızdan yapılan bir talep üzerine gerçekleşmiş olup,konuyla ilgisi dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanımız da görüşmeye dahil olmuştur.”

-O fotoğraftaki kişiler

Fırıncı,görüşme sırasında çekilen ve sosyal medyada asılsız söylentilerin çıkmasına yol açan fotoğraftaki kişilerle ilgili olarak,”Söz konusu resimde yer alan kişilere gelince,bunlar (soldan sağa) Mehmet Fırıncı,Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ,Barla Platformu Başkanı Said Yüce,Bediüzzaman’ın talebeleri Abdülkadir Badıllı,Said Özdemir,Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve yine Bediüzzaman’ın talebesi olan Abdullah Yeğin’dir” açıklamasında bulundu.

-O fotoğraf Aralık 2012’de çekilmiş

Geçtiğimiz günlerde,Bediüzzaman’ın talebelerinin Başbakan Erdoğan’la birlikte çekilmiş fotoğraflarının kamuoyuna yansıması üzerine,sosyal medyada,”Bediüzzaman’ın talebelerinin,son günlerdeki ‘paralel devlet’ tartışmaları üzerine Başbakan Erdoğan tarafından Başbakanlık’a çağrıldıkları” iddiası ortaya atılmıştı. Ancak,söz konusu fotoğrafın Aralık 2012’de çekildiği ortaya çıkmıştı.

AA

YAZI LİNKİ:http://www.iftiralar.org/islam-alimlerine-atilan-iftiralar/2117-bahri-senkalin-takkeli-munafiklar-iftirasina-cevap.html

Akit Gazetesi’nden İfrat Derecede Tefrikacılık Sapıklığı

Yayın tarihi:Perşembe,19 Aralık 2013 10:28 
Yazar:Hasan Mahir 

alt

“Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın son hedefi başkanlık gibi görülse de onun etrafındaki siyasal İslamcılar ona mehdi gözü ile bakmaktadır. Ona son halife gömleğini giydirdiler. Ve herkesin biat etmesini bekliyorlar. Hedef halifelikse Ali’nin arkadan hançerlenmesi,Hüseyin’in başının kesilmesi,her yerin Kerbela’ya dönmesi teferruattır.

Bu yazı Hükümet/AKP – Camia/Cemaat/Hizmet arasında ki kavgayı anlamayanlar,konuya yeni başlayanlar için bir el kitabı hükmünde yazılmıştır. Bu kavga;ne dershane,ne Hakan Fidan,ne hükümeti ele geçirme,Ne Gülenci kadrolaşma olayıdır. Bu mesele İslamiyet’i anlama ve farklı yorumlama vakasıdır. Mesele şu anda minderin dışında tartışılmaktadır.

Bir yanda cihadı kılıç kuşanıp kendinden olmayan başkasının kellesini uçurmak olarak anlayan grup,diğer yanda cihadı gönüllere girip iman-i hakikatleri anlatmak olarak algılayan bir grubun mücadelesidir.

AKP’yi kuşatan gruplar daha çok Hasan el-Benna,Ali Şeriati,Seyyid Kutub gibi devrimci düşünürlerden beslenir. Bu akımlar siyasal teşkilatlanmayı önemser ve ümmetin kurtuluşunu siyasi iktidarı ele geçirmekle mümkün olacağını düşünür. Bunun içinde her kesin kendilerine biat etmesini aksi takdirde fitneci bozguncu olduklarına inanırlar.

Bu ekol dünyadaki insanları üçe ayırır.

1. Grup: Kendileri gibi inanan ve düşünenlerdir. Onlardan başkası cennete gidemez.
2. Grup: İslam adına hareket ettiğini söyleyen ama İslam’ın yüz karası hoşgörücü diyalogculardır. Bunlar münafıktır. Cennete giremezler.
3. Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Onlar kâfirdir. Ya Müslüman olmaları yada kılıçla öldürülmeleri gerekir.

Camia/Cemaat/Hizmet olarak adlandırılan grup ise Bedîuz-zamân Said Nursi’nin İslam adına çizdiği moda tabirle ılımlı İslam ekolünü takip ederler. Said Nursi’nin tek gayesi olan İman kurtarmayı kendilerine mefkûre edinmişlerdir. Bu anlayışla okul,yurt,dershane,öğrenci evleri açarak gönüllere girmeye çalışırlar.

Bu ekolde dünyadaki insanları üçe ayırır.

1. Grup: Nur camiasından olan guruptur. İslamiyet’e hizmet ederek bir insanın imanına vesile olmak için çırpınan gönüllüler hareketidir. Hizmet dairesinde kalmak onlar için bir kurtuluş vesilesidir.
2. Grup: Diğer cemaat ve tarikatlardır. Onların davası da haktır. İsteyen istediği gibi hizmetini yapabilir.
3. Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Bu insanlar Allah’ı bilmeyen Müslüman olmaya aday kimselerdir. Eğer ilahi hakikatler anlatılırsa hidayete erebilecek kimselerdir. Bu insanları İslamiyet’e kazandırmanın yolu eğitim diyalog ve hoşgörüden geçmektedir.

Bu iki anlayışın bugüne kadar izlediği yollar farklıdır. Said Nursi ekolünü izleyenler Siyasal İslam’ın MSP,RP,SP… Çizgisinde ki tüm siyasi partilerden uzak durmuşlar onlara destek vermemişlerdir. Daha çok orta sağ partilere destek olmuşlardır.

Bu siyasal İslami anlayışı çıldırtmıştır. Kendine oy vermeyenleri kâfir ilan etmişlerdir. 28 Şubat darbesi bütün İslami gurupların üzerinden bir silindir gibi geçmiştir. Tüm dindarlar mağdurdur.

İşte tam bu sıkıntılı günlerde Recep Tayyip Erdoğan,Abdullah Gül,Bülent Arınç Siyasal İslam’ın son temsilcisi Necmettin Erbakan’a başkaldırmış. “Biz Milli Görüş Gömleğini çıkarttık bu darbecilere karşı tüm dindarları kucaklayan,demokratik ve özgürlükçü anlayışı savunan bir AK gömlek giydik” diyerek yola çıktılar.

Bu anlayış üzerinde bir koalisyon oluşmadı. Bir uzlaşma oluştu. Bütün Muhafazakâr,Liberal,bir kısım sol,bir kısım aleviler bile bu konsensüsün içinde yer aldılar. Bu birliktelikte en büyük faktör eğitimle uğraşan bu sebeple her kademede yetişmiş nitelikli elamanı olan hizmet hareketiydi.

AKP Milletvekili seçimlerinde kendisine destek veren tüm cemaat ve tarikatlardan milletvekili adayları seçtirdi. Ancak bakanlarını seçerken eski siyasal İslam çizgisindeki kadroları bakan yaptı. Hiçbir zaman hizmet gurubuna yakın vekillere görev vermedi.

Darbeci askerler camianın bürokrat ve medya desteği ile saf dışı bırakıldı. Siyasal İslamcılar bundan sonra kendilerine rakip olarak gördükleri Camia ile AKP arasını açtılar.

Recep Tayyip Erdoğan bu iki çekişmede bir yol ayrımına geldi. O Hoşgörü ve Diyalogcu ılımlı İslamcıları saf dışı bırakarak radikal siyasal İslamcıları seçti.

Evet,Recep Tayyip Erdoğan’ın “Milli Görüş Gömleğini çıkardığı doğruydu. O yalan söylemedi. Hiçbir İslami camiayı da kandırmadı. Ancak gözden kaçan gömleğin altındaki atletti. O hala içinde duruyordu.

Bu atletin gereği,Camiaya yakın duran adliye,emniyetteki kadroları tasfiye etti. En kritik noktalara siyasal İslamcıları atadı. Mısırda Sisi’ye karşı olmaktan çok Mursi ile olan meşrep bağından dolayı sesini yükseltti. Öte yandan batı ile İran arasındaki nükleer krizde İran’a siper oldu. Aynı İran PKK’ya destek verdi. Karayılanı yakalayıp serbest bıraktı. Suriye’de İran Hizbullah’ı Esed yanında yer almasına rağmen,Esed’e hakaretler yağdıran Recep Tayyip Erdoğan bir kere bile İran’a laf söylemedi.

Mavi Marmara olayında siyasal İslamcılar Recep Tayyip Erdoğan’ın safını keskinleştirdiler. Fethullah Gülen Mavi Marmara çıkışını yanlış hamle olarak değerlendirince bunu fırsat çevirip hem İsrail’e vurarak Ortadoğu da halife Erdoğan’a zemin hazırladılar hem de Camiayı siyonizm’le suçlayarak dindar kitleler önünde itibarsızlaştırmaya çalıştılar.( Şu soruyu hiç sordurmadılar. “Mavi Marmara gemisinde İsrailliler gemide katliam yaparken Başbakan neden F 16 kaldırıp İsrail askerlerinin işini bitirmedi.”)

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın son hedefi başkanlık gibi görülse de onun etrafındaki siyasal İslamcılar ona mehdi gözü ile bakmaktadır. Ona son halife gömleğini giydirdiler. Ve herkesin biat etmesini bekliyorlar. Hedef halifelikse Ali’nin arkadan hançerlenmesi,Hüseyin’in başının kesilmesi,her yerin Kerbela’ya dönmesi teferruattır.

Bu sorun sadece AKP- Camia sorunu değildir. Bu sorun bir Türkiye sorunudur. Bu sorun İslam âleminin sorunudur. Başbakan üzerine iliştirilen bu deli gömleğini çıkartmalı ve kendine gelmelidir. Bu Türkiye için,AKP için Başbakan için otobanda son çıkıştır.
http://hasanmahir.com/?p=821


Önemli: Hocaefendi kendisini sevenlerin sevgisinde ifrata kaçmaması için daima şöyle uyarmaktadır. Aynı uyarıları Sayın Başbakanımızın da yapma zamanı gelmedi mi?

“Aciz bir kulum. Allah ve Peygamber yolunun boynu tasmalı köpeği olmaktan başka bir şey değilim. Kim ki beni insanüstü görmek isterse,Mehdi gibi kurtarıcı gibi görmek isterse sapıktır,haindir,alçaktır! Benimle ilgili böyle düşünenler varsa hakkımı zerre kadar helal etmiyorum. Yanımda yöremde durmasınlar def olup gitsinler! İyi bilsinler ki ahirette iki elim yakalarında olacaktır “ Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi

YAZI LİNKİ:http://www.iftiralar.org/yalanci-medyanin-iftiralari/2069-akit-gazetesinden-ifrat-derecede-tefrikacilik-sapikligi.html

İki Çay Bir Simit..(Bu yazıyı artık “SIZINTI” Dergisinde bulamazsınız)

 Bu Yazı SIZINTI dergisi kasım 2011 sayısından alınmıstır.(LİNK KIRIK YAZI SİLİNMİŞ)

YAZI LİNKİ:http://www.bilgiyolcusu.com/index.php/tumugoster/139-rehberlik/rehberlik-makale/1616-ki-cay-bir-simit

Duyarsızlaşmanın tehlikeli halleri

12 Kasım 2011

Çözülemeyecek zannedilen sorunların ‘iki çay bir simit’ sayesinde nasıl olup da üstesinden gelindiğini ise Bahri Şenkal’ın etkileyici hikâyesinde bulmak mümkün.

http://www.zaman.com.tr/cuma_duyarsizlasmanin-tehlikeli-halleri_1201076.html

“Bu yazı internette bulunabilir.SIZINTI DERGİSİ’NDE yok.BAHRİ ŞENKAL ÜSTADIN TALEBELERİNE YAPTIĞI HAKARETTEN SONRA SİLİNDİ GİTTİ.BELKİ BAŞINDAN BERİ YAPILMASI GEREKEN YAPILMIŞ.HAYIRLI OLSUN.”

Kasım 2011   (SIZINTI DERGİSİ İÇERİK BAHRİ ŞENKAL YOK!!!)

İki çay, bir simit… İklimleri sakinleştiren bir hatıra…http://bit.ly/uQ8K6O
(Maalesef aradığınız sayfaya yazdığınız adresten ulaşılamıyor.Bu durum internet adresinin yanlış yazılmış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Lütfen adresi ve yazılışını kontrol edin !!!!)
İki Çay Bir Simit : Sızıntı Dergisi
    • Kamuoyuna Duyuru

      Bilindiği üzere ülkemiz son günlerde yoğun bir siyasi gündeme ev sahipliği yapmaktadır. Tabiidir ki böyle birkaç yılda yaşanacak hadiselerin bir haftaya ve güne sıkıştığı zaman dilimlerinde aklî ve mantıkî davranışlar çoğu kez geri plana itilmekte, duygular hareketin temel saiki olmaktadır.

      Peki, bir ilim ve kültür dergisi olarak böyle siyasi bir gündeme, niçin bir bildiri ile dahil olma zorunluluğu hissettik?

      Öncelikle ifade etmemiz gerekirse; dergimiz, 35 yıldan bu yana ülke irfanına ciddi katkılarda bulunmuş, bu paralelde yüzlerce fikir ve kalem erbabının imzası da Sızıntı sayfalarında yer almıştır. Bilinmelidir ki Sızıntı, dar bir akademik kadro ile yayımlanan bir dergi değildir. Ülkemizin ve dünyanın her yerinden gönderilen makale ve edebi metinler, gerekli şartları sağladıkları takdirde Sızıntı sayfalarında yer bulmaktadır. Yazıların yayımlanmasında başlıca kriterler, ilmi gerçeklere uygunluk, açık, anlaşılır ve akıcı bir dille kaleme alınmış olmalarıdır. Toplumda kötü bir şöhrete sahip olmama şartıyla her kalem erbabına ait metinler Sızıntı sayfalarında yayımlanabilir.

      Bu kalem sahiplerinin farklı duygu ve düşüncede olmaları normal olduğu gibi ülke gündemine dair beyanlarda bulunmaları da tamamen düşünce özgürlüğü sahasına giren bir konudur. Bu özgürlüklerini kullanmada tercih edecekleri üslup, dile getirecekleri görüşler hiçbir şekilde Sızıntı dergisini bağlamaz ve ona mal edilemez.

      Son günlerde, yazısı yayımlanan bazı kalem erbabının tercih ettikleri üslup ve ortaya koydukları düşüncelerden hareketle, Sızıntı dergisine çeşitli ithamlarda bulunulmaktadır. Bu, her şeyden önce mantığın temel ilkelerine terstir ve insaf terazisiyle de tartılamaz.

      İfade etmek isteriz ki; gerektiği durumlarda Sızıntı Dergisi adına beyanda bulunma yetkisi sadece resmi olarak vekaletimizi üstlenmiş olan avukatlarımıza ya da künyemizde bu yetkinin tanındığı kişilere aittir. Bunun dışında kim tarafından olursa olsun, dolaylı ya da direkt olarak ortaya konan söz, tavır ve davranışlardan Sızıntı dergisi olarak sorumlu olmadığımızı kamuoyuna saygıyla bildiririz…

      YAZI LİNKİ:http://www.sizinti.com.tr/duyuru#

O bizi hiç mahçup etmedi

O bizi hiç mahçup etmedi
Bahri Şenkal, Haber Form
12.02.2012
Bahri Şenkal

Bahri Şenkal

Fethullah Gülen.. İslam’ın, çağın gülen yüzü..

Hakkında neler söylenmedi neler ama çok şükür ‘O’ hepsini mahcup etti, milletini ve sevenlerini yine mahcup etmedi.

İrticanın başı dediler ama o çağdaş bir alim çıktı..

Pasif sıradan bir Müslüman dediler ama o zalimlerin korkulu rüyası oldu..

“Sünepe bir cemaat oluşturuyor Müslümanları pasifleştiriyor” dediler ama O, Müslümanları şuurlandıran dev bir aksiyoner çıktı.

Sürekli ağlıyor yufka yüreklinin teki dediler ama o cesaretin zirvesi oldu.

“Kürsülerde gürlemekle bu işler olmaz” dediler fakat ‘O’ aktif sabrın temsilcisi çıktı..

Sırf “bize oy vermiyor” diye “liberal, kapitalist zihniyetli klasik sağcı “dediler ama ‘O’ sosyal adaletin, sosyal demokrasinin savunucusu oldu.

Cumhuriyete karşıdır dediler fakat ‘O’ çağdaş demokrasiyi savunarak “Daha iyisi bulunana kadar şu an en iyi yönetim biçimi demokrasidir” dedi.

Din devleti kurmak istiyor dediler ama ‘O’ dinin devletini yüreklerde kurdu.

Sıradan bir müezzin dediler ama o dev bir aydın çıktı.

Müslümanları siyasetten uzaklaştırarak etkisizleştiriyor, dediler ama o gerçek İslami siyasetin, peygamber siyasetinin “Hadiseleri her zaman ve her şartta Müslümanların lehine çeviren siyaset”in dehası çıktı.

Derin devletin, Mit’in, gizli mahfillerin adamı dediler ama o derin devletin gizli mahfillerin ipliğini pazara çıkarttı..

Evlenmediği için “Müslümanları sünnete muhalif yetiştiriyor” dediler ama ‘O’ “Bana bakıp evlenmeyenler Peygamber Efendimiz’i değil beni seviyorlardır. Kim ki böyle bir şey yaparsa haindir. İki elim yakalarında olacaktır” diyerek sert bir tavır gösterdi ve evliliğe, sünnete teşvik etti.

CIA ajanı dediler ama o gidip Amerika’ya yerleşerek “Amerika’nın ajanlarına oturma izni vererek kendisini ve ajanlarını deşifre edecek kadar saf olamayacağı” gerçeğini ispatlamış oldu.

“O yobazın, bağnazın tekidir” dediler ama herkesin her kesimin sevgilisi oldu.

“Yabancıları dışlıyor” dediler ama ‘O’ her din, inanç ve düşüncedeki insanlarla diyalog kurmayı başardı.

Ülkeyi geriye götürecek dediler ama ‘O’ dünyanın en modern okul, üniversite, hastane ve medya kuruluşlarını açarak Müslümanlığın çağdaş modelini insanlığa sunmasını başardı.

Radikal dinci dediler ama ‘O’ “Aman fitne çıkmasın” diyerek gelenekçi Müslümanları dışlamadı aksine onların ufkunu açtı.

Toplumda kin ve nefreti körüklüyor, bölücülük yapıyor, dediler ama ‘O’ herkesi kucaklayarak hoşgörü ve barışın sembolü oldu.

O bir Türkçüdür, Kürtleri sevmez dediler fakat ‘O’ Kürtlere karşılıksız eğitim hizmetleri vererek, sahip çıktı, Kürt gençlerinin dağa çıkmasını engelledi.

O Türkçeden başka bir dili kabul etmez dediler ama ‘O’ Kürtlere ana dilde eğitimin verilmesi gerektiğini savundu.

“O köktencidir Müslüman olmayanlara düşmandır dediler ama ‘O’ patrik hanenin açılmasının iyi olacağını, Hıristiyan din adamlarının ülkemizde yetişmesinin Müslümanlara olan önyargıları kıracağını söyledi.

O’nu seven ülkemizin güzel insanlarını “Fethullahçı” diye yaftalamaya başladılar ama ‘O’ sevenlerine “Fethullahçı” denildiğini duyunca “Annemle Mekke’de zina ile suçlansam bu kadar zoruma gitmezdi” diyerek şirk kapısını sonuna kadar sürgüledi.

Mehdi de dediler ama O: “Aciz bir kulum. Allah ve Peygamber yolunun boynu tasmalı kıtmiri olmaktan başka bir şey değilim. Kim ki beni insanüstü görmek isterse, mehdi gibi kurtarıcı gibi görmek isterse sapıktır, haindir, alçaktır! Benimle ilgili böyle düşünenler varsa hakkımı zerre kadar helal etmiyorum. Yanımda yöremde durmasınlar def olup gitsinler! İyi bilsinler ki ahirette iki elim yakalarında olacaktır “ dedi.

Daha neler dediler neler? Söylenilenlerin hepsi de komik ve birbiryle çelişiyordu ama onlar hiç utanmadan hiç sıkılmadan çamur atmaya devam ettiler. Atmadıkları çamur ve iftira kalmadı ama ‘O’ kimseye darılmadı kimseye gönül koymadı.

O bizi, milletimizi, sevenlerini hiç yanıltmadı hiç de mahcup etmedi. Hep güzel şeyler yaptı. Bizler canı gönülden inanıyoruz ki yaptıkları yapacaklarının ispatı ve teminatıdır.

Dediler ki: Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki: Gönüle giren, gözden ırak olsa ne olur?” Hz. Mevlana

”O” canı gibi sevdiği ülkesini terk etti ama yüreğini milletimizin eline, vicdanına koyarak gitti. O yürek şimdi Anadolu’dan, Afrika’ya, Asya’ya, Avrupa’ya, Amerika’ya ve Avustralya’ya sevgi, barış, kardeşlik, hoşgörü ve huzur pompalıyor..

Evet, ‘O’ Türkiye’yi terk etti ama terk etmedi, terk etmeyecek sevdası bizi..

Son Güncelleme ( 12.02.2012 )YAZI LİNKİ:http://tr.fgulen.com/content/view/20279/12/
İki Çay Bir Simit
Bahri ŞENKAL
   Baharın ilk günleriydi. Yağmurlar, rahmet şarkıları söylerken; martılar, bahar türküleri çığırıyordu. Öğretmenliğe adım atacağımız okullar yeni belli olmuş, fakülteden iki arkadaşımla birlikte kısmetimize Namık Kemal Lisesi çıkmıştı. Stajımızı merkezdeki bir okulda yapacağımız için çok sevinçliydik.

   Pazartesi günü arkadaşlarımla Namık Kemal Lisesi’ne gittik. Okulu, idarecileri, örnek alacağımız insanları, tanımaya çalıştık. Rehberimiz olarak edebiyat öğretmeni Mahmut Bey görevlendirilmişti. Mahmut Bey, lise ikinci sınıfların dersine giriyordu. Emekliliği yaklaşmış, halim-selim bir insandı. Bize oldukça babacan davranıyordu; ama sınıfa girince çok değişiyor, dersin yarısı bağırıp çağırmakla geçiyordu. Girdiği sınıfta herkesin şikâyetçi olduğu Uğur adında bir talebe vardı. Daha önce iki liseden sürgün edilen Uğur’a bütün cezalar denenmiş; ama bunlardan bir netice alınamamıştı. O artık çekinilen, tehlikeli bir öğrenciydi. Sınıfta Uğur’un katkılarıyla, tam bir Hababam Sınıfı sahneleniyordu.

   Mahmut Bey, bu durumdan o kadar mahcup oluyordu ki; yetkisi olsa çok rahatlıkla; “Siz bu sınıfa girmeyin.” diyecekti. Biz de bu duruma çok üzülüyorduk; fakat ne yapacağımızı da bilemiyorduk. Bizi asıl düşündüren uygulamalı ders anlatımıydı. Birkaç gün içinde örnek ders anlatacaktık ve çalışmamızı fakültedeki rehber hocamız değerlendirecekti. Uğur’un bulunduğu sınıfta, bu çok zor bir işti. Stajdan iyi bir not alamama endişesine kapılmıştık.

   Ne yapacağımızı bilemeyip kara kara düşünürken, o günler gelip çattı. İki bayan arkadaş, benden önce ders anlattılar. Kırk beş dakikayı doldurmak, onlar için tam bir işkenceye dönmüştü. Gözümüz o kadar korkmuştu ki; bu mesleği yapamayacağımızı dahi düşünmeye başlamıştık. Öyle ki bir arkadaşım, dersi bitirene kadar ölmüş ölmüş dirilmiş, diğeri ise yirmi dakika ancak dayanabilmiş ve sınıfı gözyaşlarıyla terk etmişti. Uğur, her türlü şaklabanlığı yapıyordu. Belki benden çekinir diye en sert bakışlarımla gözünün içine bakıyordum; ama Uğur aynı sertlikle karşılık veriyordu. İnatlaşma konusunda oldukça maharetliydi! Çok iyi rol yapıyordu. Bir saniye içinde komik bir görünümden trajik bir görünüme rahatlıkla geçebiliyor, her durumda dikkatleri üzerine çekecek bir şeyler buluyordu.

   Kara kara düşünme sırası bana gelmişti. Arkadaşlarımın yaşadıklarını ve Uğur’un yaptıklarını hatırladıkça uykularım kaçıyordu. İşin içinde rezil olmak ve mezun olamamak da vardı. Bizi izlemeye gelecek hocamız çok katıydı. Kesinlikle mazeret dinlemezdi. Sadece merhameti değil, notu da kıttı.

   Perşembe günü, Uğur okula gelmedi. O gün, hepimiz için düğün bayramdı. Niçin gelmediğini merak etmekle birlikte bir sonraki gün de gelmemesi için dua ediyordum. Çünkü cuma günü ben ders anlatacaktım. Uğur sınıfta olmazsa, bunu başaracağımdan emindim.

   O gün öğle arası yemek için okuldan çıktım. Caddede ilerlerken kalabalığın yoğun olduğu bir ânda Uğur’la göz göze geldik. Uğur’ un gözlerinin içi gülüyor, sanki benimle bir şeyler paylaşmak istiyordu. Şaşırmıştım, çünkü Uğur’la hep sert bakışırdık! Uğur bize hiç yaklaşmaz, bizden sürekli kaçardı. O şaşkınlıkla gayriihtiyarî; “N’aber Uğur!” dedim. Uğur, çok neşeli bir sesle; “İyilik, hocam!” dedi. Ardından pek mağrur bir tavırla; “Kazandık! Hocam, kazandık!” dedi. “Ne kazandınız?” demeye fırsat kalmadan yanımızda, fakülteden bir arkadaşım belirdi ve bizi hemen oradaki bir pasaja, çaya davet etti. Uğur’u ben çağırmadım; ama davet, ikimize yönelik olduğu için Uğur da bizimle gelmişti. Biraz tedirgin olmuştum. Talebeyi çaya çağırmak mı? Böyle bir şey olamazdı! Hiçbir öğretmenimizden böyle bir şey ne görmüş ne de duymuştum. Uğur’la dışarıda karşılaşmak bile beni öylesine germişti ki, içimden arkadaşıma öfkeleniyor; ama hissettirmemeye çalışıyordum. Uğur’a kaşlarımla olmazsa sözle “Hadi sen git bakalım!” diyebilirdim ama diyemedim.

   Yapacak bir şey yoktu. Onu arkadaşım davet etmişti. Havadan sudan; biraz da futboldan konuştuk. Çaylar içildi, çıtır simitler yendi. Bu arada Uğur’un neşesinin kaynağı da anlaşılmıştı. Mahalle maçı yapmışlar ve Cezaevi Spor 9–5 kazanmıştı. Uğur, tam beş gol atmıştı. Uğur’u hiç böyle görmemiştim. Yüzünde bahar gülleri açıyor, içi içine sığmıyordu. Sınıfta yaşananlarla ilgili hiç konuşmadık, konuşamadık… Uğur’u yargılayacak ne tek bir söz, ne de bir imada bulundum. Daha doğrusu bulunamadım. Bizim gördüğümüz, bildiğimiz öğretmen anlayışıyla, içimden çok şeyler geçmedi değil. Meselâ ona simit altı haşlama yedirebilirdim! Hem de yağlısından ve unutamayacağı cinsten! Aslında fırçam gelmedi değil! Boğazıma kadar geldi geldi, düğümlendi. Talebe kısmı, fırça yedikçe parlardı. Rahmetli dedem, öyle derdi? Fakat muhabbet öyle hızlı ve koyuydu ki fırsat bulamadım.”Neden böyle yapıyorsun, şöyle yapsan daha iyi olur.” diye nasihat da etmedim, edemedim. Zaten bunların hiç faydası olmamıştı ki! Biraz daha sohbet ettikten sonra kalkmaya karar verdik.

   “İyi günler!” deyip ayrılırken, Uğur elimi öpmek istedi. Ben de ister istemez onu yanaklarından öptüm. O kadar mutluydu ki, zaferlerini(!) tebrik etmeden geçemedim. Okuldaki Uğur’la buradaki Uğur çok farklıydı! O öğrenci sanki bu değildi. Hiç farkında olmadan Uğur’a karşı içimde bir sıcaklık oluşmuştu.

   Ertesi gün ders anlatma sırası bana geldi. Derse başladığımız ilk dakikalarda, heyecanla birlikte tedirgindim. Uğur fobisi hâlen üzerimdeydi. Uğur’la bir gün önce yaşadıklarımızın bir rahatlığı vardı belki; ama yine de nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Heyecanım sesime de iyice yansımıştı. Bu duygularla birlikte büyük bir şaşkınlık ve mutluluk yaşıyordum. Zîrâ karşımda bambaşka bir Uğur vardı. Hiç aşırılık yapmadığı gibi o kadar munis, o kadar saygılıydı ki… Allah Allah! Acaba hasta mıydı? Yok yok… Hastaya benzemiyordu. Derse katılıyor, çok enteresan sorular soruyordu.

   Bu dersle birlikte Uğur’la dost olmuştuk. Çoğu teneffüste artık beraberdik. Yaşadığı hâdiseleri, ailesinin sıkıntılarını, çaresizliklerini anlattıkça gözleri buğulanıyor, bazen de dolup boşanıyordu. Sokak soytarısı sandığım Uğur tam bir çilekeşti. Döverek, söverek ağlatılamayan Uğur, şimdi kendi kendine ağlıyordu! Karşılıklı ağlaştığımız günler de oldu…

   Çok ciddi ailevî dramlar yaşıyordu. Annesiyle babası ayrıydı! Canı gibi sevdiği dört yaşındaki kız kardeşi Maviş balkondan düşerek cennet kuşu olmuş. Asıl adı Zeynep’miş; ama deniz mavisi gözlerinden dolayı Maviş diyorlarmış. Maviş’in ölümü babasını iyice yıkmış. Ah bir sabredebilse… O nihai gün gelecek ve Maviş’i elinden tutacak ve “Hadi babacığım!” diyerek ebedi saadet mekânına davet edecekti. Ama nafile! Bu İlahî adaletten habersiz olduğu için maalesef hâdiseden eşini sorumlu tutmuş; böylece tarifi imkânsız yeni acılar yaşanmıştı. Anne yüreği, evlât acısının üzerine böylesine bir suçlamayı hiç taşıyamamış; bunalıma girmiş ve nihayetinde boşanmışlardı! Birbirinden ağır bu iki tablo, Uğur’u iyice derbeder etmiş; okuldan, talebelikten tamamen koparmıştı. Okul idaresi, bu durumu iyi tahlil edememiş; klâsik çözümler denenmiş; vara yoğa ceza verilmişti. Saç var ceza, sakal var ceza, kazak var ceza, sigara var ceza, defter yok ceza, kitap yok ceza, ödev yok ceza, kravat yok ceza, ceket yok ceza. Ceza, ceza, ceza!

   Uğur’un durumundan çoğu öğretmenin haberi bile olmamıştı. Olanlar da ağız birliği etmişçesine benzer şeyleri söylemişlerdi: “Durumunu biliyorum; ama ders, her şeyden önemlidir.”, “Sen talebesin oğlum! Bunları düşünme!”, “Seni anlıyorum; ama yapacağım bir şey yok.”, “Sen yine hâline şükret koçum, benim annem de yok babam da…”

   Bütün bunlardan sonra içine kapanması gereken Uğur, hırçın bir Karadeniz delikanlısı tavrıyla, aksine daha da isyankâr olmuş; kendisini dinleyip anlamayan herkesle zıtlaşan bir karakter hâline gelmişti. Bütün bu dramlar onun ‘temel’ini yok edememişti. Zıtlaşmaları Efece değil Temelceydi… Uğur şimdi babaannesiyle kalıyordu. Kalıyordu; ama onunla da arası pek iyi değildi. Zîrâ babaannenin de üst üste gelen bu ağır imtihanları taşıyacak hâli kalmamıştı. Kadıncağız ne yapacağını pek bilemiyordu. En yetkili kişiler, ona; “Nine nine! Hiç boşuna uğraşma; bu çocuk adam olmaz.” demişlerdi. İdarecilerden iyi mi bilecekti! Okuldan gelen tepkileri, ister istemez daha da süsleyerek Uğur’a yansıtıyordu.

   Karışık duygular içindeydim. Asıl suçlu kimdi?

   O günlerde arkadaşlar elime bir dergi tutuşturmuştu. Dergide, öğretmen-talebe münasebeti açısından örnek bir hatıra vardı: Üç kafadar arkadaş, bir akşam gizlice kaldıkları talebe yurdundan kaçmışlardı. Durumu zamanında haber alan müdür yardımcısı, öğrencileri otobüs terminalinde yakalamış, apar topar yurt müdürünün huzuruna getirmişti. Öğrenciler, çok sevdikleri yurt müdüründen çok da korkarlardı. Acaba kendilerine ne ceza verecekti? Yurt müdürü, kaçak talebeleri mânâlı mânâlı süzdükten sonra, yardımcısından üç tane demir sopa bulup getirmesini istemişti. Öğrenciler demir sopa ile dövüleceklerini zannederek, korku ve pişmanlıkla bir kenara sinmiş beklerken, müdür yardımcısı, bu yaramaz öğrencilere bir tanesinin de yetebileceğini, neden üç tane birden sopa gerektiğini pek anlamasa da, az sonra elinde demir sopalarla dönmüştü.

   Önce şefkatli bir üslûpla bu üç talebeye güzel güzel nasihatler eden yurt müdürü, öğrencilerin ve müdür yardımcısının şaşkın bakışları arasında, demir sopaların her birini bir talebenin eline tutuşturmuştu. Sonra da gömleğini çıkararak, talebelere; asıl suçlu biziz, size okulu, yurdu ve kendimizi sevdiremedik, size hakikatleri anlatamadık. Şimdi, elinizdeki demir sopalarla bize vurun ki, aklımız başımıza gelsin. Böylece bir daha sizlerin bu eğitim yuvasından nefret etmemeniz için ne gerekiyorsa yapalım, demişti. Pişmanlık gözyaşlarına boğulan talebeler, öğretmenlerinin ellerine sarılarak af dilemişler, bir daha kaçmayacaklarına söz vermişlerdi. Sonra okullarını başarıyla bitiren bu öğrenciler, vatana hizmet yolunda büyük işler yapmışlardı.

   İşte gerçek öğretmenlik ve rehberlik buydu… Bu hikâyeyi okuduktan sonra ben de Uğur’un bu yaramazlıklarında kendimizde kusur buluyor, ona bir ağabey, bir arkadaş gibi yaklaşmaya çalışıyordum.

   Uğur’la dostluğumuz artarak devam etti. Beraber çiftlik turları attık, sahilde dolaştık. Uğur, bana çay bile ısmarladı. Hem de aynı çaycıda. Bir tane de simit aldı. Alabildi. Yalnız bu defa, simidimizi paylaşmıştık.

   Uğur’daki değişime idareciler, arkadaşları, öğretmenler, herkes şaşırıyordu. Enteresan yorumlar yapılıyordu. Hele kuru bilgi yüklemekten başka derdi olmayan bazı usta öğreticilerimizin değerlendirmeleri bir harikaydı! “Başına saksı düşmüş olmalıydı.”, “Hangi dağda kurt ölmüştü?”, “İyi saatte olsunlar mı musallat olmuştu?” ,”Ninesi, türbelere mi götürmüştü?”

   Meslek hayatımın baharında en büyük dersi almıştım. Bu dersi bana hepimizin ‘uğursuz’ gördüğü Uğur vermişti. Uğur’un neden böyle davrandığını anlamıştım. Yıllardır herkes onu itmişti. Aile, çevre, idare ve biz öğretmenler… Anlaşılan, kimse onu dinlememiş, anlamamış; başını okşamamıştı… Demek ki insanın yaratılışındaki o güzellik, biz büyüklerin özel gayretleriyle küllenebiliyordu. Hoyrat bahçıvanların elindeki güller, dikenleşebiliyor; ‘peygamber mesleği’ öğretmenlik, yargıçlığa hattâ savcılığa dönüşebiliyordu.

   Tamamen bir tevafuk neticesi Uğur’u kendime çekmiştim. Hem de iki çay bir simitle… Belki de sadece güler yüzle veya adam yerine koymakla. İşte asıl rehberlik buymuş! Hâlbuki rehberlik bize, sadece form doldurmak ya da doldurtmak olarak gösterilmişti.

   Aslında bütün öğretmenlerimiz iyi niyetlidir; ancak iyi niyet yetmeyebiliyor. O niyeti yerine getirecek doğru yaklaşımlara da ihtiyaç var. Bu ise değil yedi sekiz teorik-pedagojik dersle, seksen pedagojik dersle yine öğrenilemez… Ancak ve ancak onlara ağabey, abla olmakla; onlarla ‘arkadaş’ olmakla ‘dost’ olmakla öğrenilebilir…
SIZINTI DERGİSİ  Kasım 2011 Yıl :33 Sayı :394

O BİZİ HİÇ MAHÇUP ETMEDİ

Bahri Şenkal

11.02.2012

Fethullah Gülen.. İslam’ın, çağın gülen yüzü..

Hakkında neler söylenmedi neler..Çok şükür ‘O’ hepsini mahcup etti ama milletini ve sevenlerini hiçbir zaman mahcup etmedi.

İrticanın başı dediler ama o çağdaş bir alim çıktı..

Pasif sıradan bir Müslüman dediler ama o zalimlerin korkulu rüyası oldu..

“Sünepe bir cemaat oluşturuyor Müslümanları pasifleştiriyor” dediler ama O, Müslümanları şuurlandıran dev bir aksiyoner çıktı.

Sürekli ağlıyor yufka yüreklinin teki dediler ama o cesaretin zirvesi oldu.

“Kürsülerde gürlemekle bu işler olmaz” dediler fakat ‘O’ aktif sabrın temsilcisi çıktı..

Sırf “bize oy vermiyor” diye “liberal, kapitalist zihniyetli klasik sağcı “dediler ama ‘O’ sosyal adaletin, sosyal demokrasinin savunucusu oldu.

Cumhuriyete karşıdır dediler fakat ‘O’ çağdaş demokrasiyi savunarak  “Daha iyisi bulunana kadar şu an en iyi yönetim biçimi demokrasidir” dedi

Din devleti kurmak istiyor dediler ama ‘O’ dinin devletini yüreklerde kurdu.

Sıradan bir müezzin dediler ama o dev bir aydın çıktı.

Müslümanları siyasetten uzaklaştırarak etkisizleştiriyor, dediler ama o gerçek İslami siyasetin, peygamber siyasetinin “Hadiseleri her zaman ve her şartta Müslümanların lehine çeviren siyaset”in dehası çıktı.

Derin devletin, Mit’in, gizli mahfillerin adamı dediler ama o derin devletin gizli mahfillerin ipliğini pazara çıkarttı..

Evlenmediği için “Müslümanları sünnete muhalif yetiştiriyor” dediler ama ‘O’ “Bana bakıp evlenmeyenler Peygamber Efendimiz’i değil beni seviyorlardır. Kim ki böyle bir şey yaparsa haindir. İki elim yakalarında olacaktır” diyerek sert bir tavır gösterdi ve evliliğe, sünnete teşvik etti.

CİA ajanı dediler ama o gidip Amerika’ya yerleşerek “Amerika’nın ajanlarına oturma izni vererek kendisini ve ajanlarını deşifre edecek kadar saf olamayacağı” gerçeğini ispatlamış oldu.

“O yobazın, bağnazın tekidir” dediler ama herkesin her kesimin sevgilisi oldu.

“Yabancıları dışlıyor” dediler ama ‘O’ her din, inanç ve düşüncedeki insanlarla diyalog kurmayı başardı.

Ülkeyi geriye götürecek dediler ama ‘O’ dünyanın en modern okul, üniversite, hastane ve medya kuruluşlarını açarak Müslümanlığın çağdaş modelini insanlığa sunmasını başardı.

Radikal dinci dediler ama ‘O’  “Aman fitne çıkmasın” diyerek gelenekçi Müslümanları dışlamadı aksine onların ufkunu açtı.

Toplumda kin ve nefreti körüklüyor, bölücülük yapıyor, dediler ama ‘O’ herkesi kucaklayarak hoşgörü ve barışın sembolü oldu.

O bir Türkçüdür, Kürtleri sevmez dediler fakat ‘O’ Kürtlere karşılıksız eğitim hizmetleri vererek,  sahip çıktı, Kürt gençlerinin dağa çıkmasını engelledi.

O Türkçeden başka bir dili kabul etmez dediler ama ‘O’ Kürtlere ana dilde eğitimin verilmesi gerektiğini savundu.

“ O köktencidir Müslüman olmayanlara düşmandır dediler ama ‘O’ patrik hanenin açılmasının iyi olacağını,Hıristiyan din adamlarının ülkemizde yetişmesinin Müslümanlara olan önyargıları kıracağını söyledi.

O’nu seven ülkemizin güzel insanlarını “Fethullahçı” diye yaftalamaya başladılar ama ‘O’ sevenlerine “Fethullahçı” denildiğini duyunca “Annemle Mekke’de zina ile suçlansam bu kadar zoruma gitmezdi”diyerek şirk kapısını sonuna kadar sürgüledi.

Mehdi de dediler ama O: “Aciz bir kulum. Allah ve Peygamber yolunun boynu tasmalı kıtmiri olmaktan başka bir şey değilim. Kim ki beni insanüstü görmek isterse, mehdi gibi kurtarıcı gibi görmek isterse sapıktır, haindir, alçaktır! Benimle ilgili böyle düşünenler varsa hakkımı zerre kadar helal etmiyorum. Yanımda yöremde durmasınlar def olup gitsinler! İyi bilsinler ki ahirette iki elim yakalarında olacaktır “ dedi.

Daha neler dediler neler? Söylenilenlerin hepsi de komik ve birbiryle çelişiyordu ama onlar hiç utanmadan hiç sıkılmadan çamur atmaya devam ettiler. Atmadıkları çamur ve iftira kalmadı ama ‘O’ kimseye darılmadı kimseye gönül koymadı.

O bizi, milletimizi, sevenlerini hiç yanıltmadı hiç de mahcup etmedi. Hep güzel şeyler yaptı. Bizler canı gönülden inanıyoruz ki yaptıkları yapacaklarının ispatı ve teminatıdır.

“O” canı gibi sevdiği ülkesini terk etti ama yüreğini milletimizin eline, vicdanına koyarak gitti. O yürek şimdi Anadolu’dan, Afrika’ya, Asya’ya, Avrupa’ya, Amerika’ya ve Avustralya’ya sevgi, barış, kardeşlik, hoşgörü ve huzur pompalıyor..

Evet, ‘O’ Türkiye’yi terk etti ama  terk etmedi, terk etmeyecek sevdası bizi..

Dediler ki: Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki: Gönüle giren, gözden ırak olsa ne olur?” Hz. Mevlana

YAZI LİNKİ:http://www.haberform.com/yazi/o-bizi-hic-mahcup-etmedi-2632.htm

Bahri Şenkal Klasikleri Buraya Kadar(‘Benim cemaatle bir bağlantım yok’)

‘Benim cemaatle bir bağlantım yok’
'Benim cemaatle bir bağlantım yok'
04.01.2014
17 Aralık operasyonu ve öncesinde attığı tweetlerle hem cemaat hem de hükümet cephesinde infiale yol açmasıyla tanınan Sızıntı Dergisi yazarı Bahri Şenkal son attığı tweet ile şaşırttı.

BAHRİ ŞENKAL KLASİKLERİ

Fotoğraf

Kapat

Fotoğraf

Kapat

Fotoğraf

 SIZINTI DERGİSİ

Kamuoyuna Duyuru

Bilindiği üzere ülkemiz son günlerde yoğun bir siyasi gündeme ev sahipliği yapmaktadır. Tabiidir ki böyle birkaç yılda yaşanacak hadiselerin bir haftaya ve güne sıkıştığı zaman dilimlerinde aklî ve mantıkî davranışlar çoğu kez geri plana itilmekte, duygular hareketin temel saiki olmaktadır.

Peki, bir ilim ve kültür dergisi olarak böyle siyasi bir gündeme, niçin bir bildiri ile dahil olma zorunluluğu hissettik?

Öncelikle ifade etmemiz gerekirse; dergimiz, 35 yıldan bu yana ülke irfanına ciddi katkılarda bulunmuş, bu paralelde yüzlerce fikir ve kalem erbabının imzası da Sızıntı sayfalarında yer almıştır. Bilinmelidir ki Sızıntı, dar bir akademik kadro ile yayımlanan bir dergi değildir. Ülkemizin ve dünyanın her yerinden gönderilen makale ve edebi metinler, gerekli şartları sağladıkları takdirde Sızıntı sayfalarında yer bulmaktadır. Yazıların yayımlanmasında başlıca kriterler, ilmi gerçeklere uygunluk, açık, anlaşılır ve akıcı bir dille kaleme alınmış olmalarıdır. Toplumda kötü bir şöhrete sahip olmama şartıyla her kalem erbabına ait metinler Sızıntı sayfalarında yayımlanabilir.

Bu kalem sahiplerinin farklı duygu ve düşüncede olmaları normal olduğu gibi ülke gündemine dair beyanlarda bulunmaları da tamamen düşünce özgürlüğü sahasına giren bir konudur. Bu özgürlüklerini kullanmada tercih edecekleri üslup, dile getirecekleri görüşler hiçbir şekilde Sızıntı dergisini bağlamaz ve ona mal edilemez.

Son günlerde, yazısı yayımlanan bazı kalem erbabının tercih ettikleri üslup ve ortaya koydukları düşüncelerden hareketle, Sızıntı dergisine çeşitli ithamlarda bulunulmaktadır. Bu, her şeyden önce mantığın temel ilkelerine terstir ve insaf terazisiyle de tartılamaz.

İfade etmek isteriz ki; gerektiği durumlarda Sızıntı Dergisi adına beyanda bulunma yetkisi sadece resmi olarak vekaletimizi üstlenmiş olan avukatlarımıza ya da künyemizde bu yetkinin tanındığı kişilere aittir. Bunun dışında kim tarafından olursa olsun, dolaylı ya da direkt olarak ortaya konan söz, tavır ve davranışlardan Sızıntı dergisi olarak sorumlu olmadığımızı kamuoyuna saygıyla bildiririz…

 

8D- @bahrisenkal Sızıntı’da birkaç yazı yazmış.Twitlerini okuyan cemaat taraftarı sanabilir.Oysa onun verdiği zararı,düşman bile veremez.

9D-Sızıntı yönetimi acilen @bahrisenkal ile ilişkileri olmadığını,twitlerinden sorumlu olmadıklarını kamuoyuna açıklamalı.Yoksa fitne büyür.

Sızıntı Dergisi Yazarından Skandal Tweet

Sızıntı Dergisi Yazarından Skandal Tweet

Bahri Şenkal adında Sızıntı dergisi yazarı gündemdeki operasyon tartışmalarıyla ilgili çok ilginç bir mesaj attı:
Sızıntı Dergisi Yazarından Skandal Tweet
27 Aralık 2013 Cuma

Bahri Şenkal, twitter hesabından“Yaşasın İsrail Yaşasın Amerika! Devletin milletin parasını, yetimin hakkını korumayı İsrail-Amerika istemişse yaşasın İsrail yaşasın Amerika!” diye yazdı.

İŞTE O SKANDAL TWEET!

bahri-senkal1.jpg

Yazar’ın şu mesajları da dikkat çekti:

“İĞRENİYORUM!.. Haktan,hukuktan,adaletten bihaber olanların zalimi destekleyip zulümden zevk alanların cuma tebriği yapmasından iğreniyorum!”

“TARAFTARLARIN CUMASI!.. Hak,kukuk,adalet,şefkat,merhamet,nezaket gözetmeyip Cumaya gövde gösterisi için gidenlerden nefret ediyorum!”

“CUM’AANIZ MÜ’BAAREK OLSSUUNNN!.. Ey hırsızlar, ey soyguncular, ey namussuzlar, ey firavunlar cu’aaanız mü’baaarekk olssunnnnnn!..”

“NAMAZIMIZI KATLETMEYİN!.. Ey hırsızlar camiye gelip yanımızda yöremizde saf tutarak namazımızı katletmeyiniz!..”

“Keşkeee savcı cami kapısına gelse de sizi hırsızlıktan hırsızlara yataklıktan alsa!”

“FARKI MİLLET ANLADI!.. Millet anladı ki hizmetin ki Allah’ın davası sizinki paranın makamın davası!..”

“HİZMET İSTERSE!.. Hizmet isterse sizi bir kaşık suda boğar ama tenezzül bile etmez inanın! Acır size acınacak haliniz olmasa bile!”

“AHMAKLAR!.. Üç günlük partinizle pırtınızla asırlık hizmete kafa tutacağınızı mı zannediyorsunuz?”

“BUNA MÜNAFIKLIK DENİYOR!.. Allah Allah diyerek hırsızlık yapmaya, Ak Ak diyerek ülkeyi soymaya münafıklık deniyor ki şirkten daha kötü!”

 

YAZI LİNKİ:http://www.habervaktim.com/haber/356020/sizinti-dergisi-yazarindan-skandal-tweet.html

Cemaat yazarından “Yaşasın İsrail” narası!(Bahri Şenkal)

Cemaat yazarından “Yaşasın İsrail” narası!

 Aralık 27, 2013

Cemaat yazarından “Yaşasın İsrail” narası!

MEDYAGUNDEM.COM- Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi Türkiye ikinci bir İstiklal mücadelesi veriyor. Bu kez düşman, içimizden “Müslüman kılıklı” siyon çocukları eliyle saldırıyor.

İşte size Müslüman görünümlü münafık, işte size siyon çocuğu…

Bahri Şenkal adında Sızıntı dergisi yazarı hiç içi sızlamadan Twitter’da aynen şöyle yazdı:

Yaşasın İsrail Yaşasın Amerika! Devletin milletin parasını, yetimin hakkını korumayı İsrail-Amerika istemişse yaşasın İsrail yaşasın Amerika!

bahri-senkal

Yargı öyle bir hale gelmiş ki hakim,  Mavi Marmara şehidi Furkan Doğan’ın davasını reddetmek ile kalmayıp “Giderken bize mi sordunuz?” şeklinde bir soru bile sorabiliyor.

Türkiye resmen kuşatma altında ve cemaat diye ülkeye saldıranlarsa tamamen İsrail’in piyonları.

YAZI LİNKİ:http://www.medyagundem.com/cemaat-yazarindan-yasasin-israil-narasi/

 

Cemaate yakın yazardan “Yaşasın İsrail” narası!

Cemaatin dergisi Sızıntı’nın yazarı Bahri Şenkal, yolsuzlukları eleştirirken, attığı tweet dikkat çekti. Sızıntı Dergisi Şenkal’ın yazarları olmadığını ifade etse de Şenkal, kamuoyunda cemaate yakın yazarlar arasında yer alıyor

27 Aralık 2013 Cuma – 14:22

Türkiye’yi sarsan operasyonu değerlendiren cemaatin yazarı tartışılan bir tweet attı.

Cemaate yönelik ABD-İsrail’in piyonu suçlamasına yolsuzluklar üzerinden karşılık veren Şenkal Twitter’da şöyle yazdı:

“Yaşasın İsrail Yaşasın Amerika! Devletin milletin parasını, yetimin hakkını korumayı İsrail-Amerika istemişse yaşasın İsrail yaşasın Amerika!”

sizinti.jpg

 

Bir Fethullah Gülen Amigosu: Bahri Şenkal

Bir Fethullah Gülen Amigosu: Bahri Şenkal

 

26 Kasım 2013

-Üzülerek söylüyorum- ben, küçüklüğümden bu yana (1968-…) hep şuna tanıklık ettim: Fethullah Gülen, çoğu zaman doğru bir kulvarda durmadı.

Bahri Şenkal ile daha önceleri Facebook üzerinde önemli tartışmalarımız olmuştu. Kendileri, ‘ağzı açık ayran budalalığı’ düzey(sizliğ)inde tipik ve çok abartılı bir Fethullah Gülen hayrânıdır. Geçen yıllarda olan bu tartışmalarda; kendisine tahammül edebildiğimiz sürece haddini bildir(ebil)miş, hadsizliklerini ise göstermeye çalışmış, ama buna muvaffak olamamıştık. Bir yerden sonra tahammül edemeyimişiz, amigomuzun densizlikte gerçekten sınır tanımaması nedeniyle idi. O tarihlerdeki bu çabalarımızın, dijital log kayıtlarının yanı sıra, kimi değerli tanıkları da vardı; onlar, salât u selâmları ile Bahri Şenkal’ın tezviratlarına karşı koyuşumuzu destekliyor, doğru bir kulvarda duruyorlardı.

Şimdilerde de, Bahri Şenkal’ın; olanca hoyratlığı ve banallığı ile yine Facebook, Twitter sosyal paylaşım sitelerini ve Haber X’in sayfalarını kirlettiğini görüyoruz. Tümünü incelemeye ve denâetlerinin hepsi için ayrı ayrı bir şeyler söylemeye güç yetmez, buna gerek de yok. Sadece; tapınacak kadar iyi bir demokrasi âşığı, nefret edecek kadar kötü bir Müslüman düşmanı olduğunu söylemekle yetinebilirim; kendisi bu sözlerimi yalanlayacak ve atak yapacak olursa, elimdeki tüm belgeleri kamuoyu ile paylaşabilirim, bu bana kolaydır.

Âkil bir Müslüman; Bahri Şenkal’ı kendi sözleri ile cerhetmiş, bu cerhi içeren kısa bir video hazırlamış, Bahri Şenkal’a ait sözlerle birlikte Youtube kanalında “Hakkımızı helal etmiyoruz” başlığı ile yayınlamış; ibretlik…(1) Bunu değerli bir kardeşimin paylaşımı ile bugün öğrendim (26.11.2013), izledim ve bir şeyler söylemeyi “hakkın teslimi” adına bir görev bildim (Bahri Şenkal’ın söylediklerine “söz” demiş olmam, söylediklerine “söz” değeri atfettiğim için değildir; söz’ü, kalem’i ve klavye’yi bu kişiden ‘alâ mele-i’n-nâs’ tenzih ediyorum).

Dershaneler tartışmasında Ak Parti iktidarına karşı Fethullah Gülen ve cemaati hayli saldırgan ve samimiyetsiz davranıyor; oysa, postala selam durdukları günlerde (28 Şubat 1997 ve müteâkip süreç) davranışları hiç de böyle değildi, darbecileri “ilâh” kabul edip bir onlara secde etmedikleri kalmıştı. Çok iyi hatırlıyorum: Bizzat Fethullah Gülen, Çevik Bir’e yazdığı “Genel Kurmayımızın çok geğerli ikinci Başkanı, Sayın Komutanım!” diye başlayan ve bir çok sakıncalı muzâheret içeren mektubunda okullarını onlara teslim etmeyi teklif edecek kadar pespâye davranıyordu.(2)Şimdilerde ise, onlarla savaşıyor… 12 Eylül cuntasını nasıl kutsadığınız,(3) 28 Şubat darbesinde darbecilerden yana nasıl davrandığınız,(4) bize gizli değil, o günler bize uzak da değil; o günleri unutmadık, yaşımız elverişli, hâfızalarımız henüz çok taze… Dürüst olun, yanar-döner tercih ve eğilimlerinizle insanları aldatmayınız.

Peki, bugünkü hırçınlıkların gerçek nedeni ne?

Siyer bilgilerimizi güncelleyelim ve bazı önemli izdüşümler elde edelim:

Ebû Cehil kasaptı. Kâ’be’de putlar adına kesilen hayvanların etlerini (leşleri) toplayıp satıyordu, (o dönemdeki kabile ve put sayılarını göz önünde bulundurduğumuzda) bu işten iyi bir rant elde ediyordu.  İslam dâveti ile putlar ve bu etler yasaklanınca sermayesinden oldu, ömrü boyu (rant davası için) peygambere ve ilâhî dâvete karşı çıktı, düşmanlık etti, savaştı, Bedir gününde de bu hâl üzere öldü(rüldü) (M. 624).

‘Algı’ sağlığı ve ‘zekâ’ yeterliliği bakımından kendisinden ileri derecede endişeli olduğum Bahri Şenkal’ın -ki, ayrıca kendisinin kronik bir psikopat olduğu zann-ı gâlibi üzereyim-, kendi beyânlarından açıkça anlaşılmaktadır ki, çıkarlarına muhâlif gördüğü herkesi tekfîr ve tahkîr etmektedir, Sayın Başbakan’ın kendisi ve beraberindekiler de bu menfur taşkınlığın ilk muhataplarıdır. Bahri Şenkal’ı Facebook üzerinde ağır bir dille hicvettim, söylediklerini (hicivlerimle birlikte) TC Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)’ne(5) bildirdim.

Söyler misiniz, kim benziyor Ebû Cehil’e?

Söyler misiniz, Ebû Cehil’in ‘iş’ öyküsü ile dershane fırsatçılığınız arasında ne fark var?

Kaldı ki; dershaneler üzerinden devşirilen rant miktarı ile Ebû Cehil’in tüm sermayesinin mukayesesi bile yapılamaz. Cemaatin, dershane borçlarını ödeyemeyen 45 bin vatandaştan icrâ yolu ile tahsilât yapmaya çalıştığı haberleri çok yakın bir zamanda basına konu olmuş ve kınanmıştır.

Söyler misiniz, kim tekfîr edilmeli şimdi?

Tahkîr etmek de ne? Çıkarlarınıza dokunulduğunda en fazla tenkit neyinize yetmemişti?

-Üzülerek söylüyorum- ben, küçüklüğümden bu yana (1968-…) hep şuna tanıklık ettim: Fethullah Gülen, çoğu zaman doğru bir kulvarda durmadı, bunu dilemedi ve tercih etmedi; oportünist davrandı, güce ve tuğyana temennâ etti, zorbalara şirinlik yaptı, despotlardan yana oldu, mustazafları ise hiç sevmedi ve anmadı, onlar o’nun derdi olmadı ya da onları hep ‘aleyhlerinde’ andı (Not: Fethullah Gülen hakkında bu konuda kronolojik bir liste hazırlıyorum, bakalım hâli nice olacak?).

Mavi Marmara olaylarında (31 Mayıs 2010);(6) merhamet dolu yüreklerini ellerine alarak, kendi canları adına bireysel hiçbir endişe taşımadan, gece gündüz üzerlerine beyaz fosfor bombaları yağan muhasara altındaki Gazzeli kardeşlerine yardım götüren bir iyilik hareketinden yana olmayan, bununla da kalmayıp İsrâil’i ‘otorite’ olarak nitelendiren ve daha önce de (benim bildiğim ve tanık olduğum en az) iki kez postal yalama onursuzluğunun mürtekibi olan bu zât şimdilerde TC Başbakanını ‘Firavun’ olarak nitelendiriyor. İsrâil ‘otorite’, Recep Tayyip Erdoğan ‘Firavun’! Tayyip Bey’e içtenlikle sabırlar diliyorum; Fethullah Gülen’e ise iz’ân dilemiyorum, çünkü kendisi bunu dilemedikçe -korkarım ki- o’na bu verilmeyecektir.

Asıl mesele ise şudur: Öteden beri, Başbakan ile İsrâil arasında önemli çekişmeler var, göre(bile)n bunu görüyor. Kendi açık beyânı ile sabittir ki, Fethullah Gülen için İsrâil devleti ‘otorite’dir, otorite ise itaat edilecek makam demektir. Bu durumda, hedef(in)e alacağı kişinin Sayın Başbakan olması çok normaldir. Fethullah Gülen, ait olduğu tarafı (daha önce) açıklamış, safını açıkça belli etmiştir, bunun böyle olduğunu MİT Müsteşarı Sayın Hakan Fidan olayında da anlamıştık (2013), şimdilerde ise bir kez daha görmüş ve bir öncekini teyit etmiş olduk, yeni bir kanaat elde etmiş ya da Fethullah Gülen’i yeni tanımış değiliz. 

Ben şuna içtenlikle inanıyorum ki; Muhammed’in gününde (M. 610-632), O’na karşı Ebû Cehil’in yanında duranla; Bush, Haçlı seferleri başlattığını söylediğinde (2001), o’nun ağzından Müslümanlara ve mazlum halklara “terörist” diyen, söylem ve eylemi ile Bush’un kaldırdığı sancağın altında duranın; Mavi Marmara olayında (2010) kardeşlerini öteleyip İsrâil makamlarını ‘otorite’ görenin ve… Türkiye’de gezi olaylarında (2013) çapulcuların yanında duranın durumu birdir -velev ki bir kelime ile bile olsa onlara destek olmuş ve yardım etmiş olsun-, kendisini İslâm milletinden gören bir kimse bunları yapamaz (Klâsik bir tekfir zihniyeti değildir bu, ‘kulvar bilinci’dir).

-Bence- Fethullah Gülen; ‘İslâm Ümmeti’ diye bir derdi olmayan, Müslümanların vahdetini amaçlamayan, (böyle bir amacı olmadığı için de) bu tür bir çaba göstermeyen, tevazu edâlarının arkasında büyük bir kibir gizli olan, kendi hevâsını Allah’a ve İslâm Ümmetine tercih etmiş bir kimsedir. Dilerim ki, ölmeden önce cürmünü itiraf eder ve samimi bir tevbe ile istiğfâr etmiş olur.

Fethullah Gülen ve hareketi, samimi Müslümanlar nezdinde tüm akreditasyonunu yitirmiştir, bakalım amigolarla ne kadar süre daha varlıklarını sürdürebilecekler…

Gün dönüyor böyle işte…

İnsan; kendisinde bir güç vehmettiği zaman azmayacak, haddini bilecek, maddeye tapmayacak, kendisini bu durumlara düşürmeyecek -ki, savunması Bahri Şenkal gibi özürlü kardeşlerimize kalmasın-.

Çok ciddi ‘düşüklükler’ bunlar… İnsandan beklenen doğru duruş ve davranışları ile “derece” sahibi olmaya çalışması iken, bu gördüklerimiz sadece içine düşülen bir “dereke” olarak nitelendirilebilir.

Fethullah Gülen’in kadîm ve mütemâdî virdi olan “Hafazanallah” istiâze kelimesi ile kendisinden ve tüm şakşakçılarından Allah’a sığınalım.

Bitirirken, Bahri Şenkal’a birkaç söz:

45 yaşındayım. Bugüne kadar hiçbir genel ve yerel seçime, -12 Eylül referandumu dahil- hiçbir referandum oylamasına katılmadım. Sizin âşığı olduğunuz demokrasiye hiç inanmadım. -Ak Parti dahil- hiçbir partinin üyesi değilim, hiçbir partiyi -bir tek oyla ve bir kez bile olsa- hiç desteklemedim, bundan sonraki çizgim de bu doğrultuda olacaktır. Sayın Başbakan ve beraberindekiler ile hiçbir nesep ve akrabalık bağım yoktur; kaldı ki, hatalı olduklarında onları da tenkit ediyorum, ne ki bunu düzeysiz davranışlarda bulunmadan ve kendinizi düşürdüğünüz duruma kendimi düşürmeden yapabiliyorum. 

Gayretim, niteliksiz bir ‘parti gayreti’ olmaktan çok uzaktır, bundan öte bir derdim olduğu açıktır; o da sadece “hakkın teslimi”dir, bu yüzden (yanınızda değil) karşınızda duruyorum, sizleri haklı bulsam sizin yanınızda olurum/dururum. Ne ki, iktidarla aranızdaki tartışmada sizleri “et peşinde” görüyorum; Başbakan haklı ve samîmi, sizler haksızsınız ve samîmi değilsiniz. Dahası, sizler samîmi davranıp öğüt verenleri sevmiyorsunuz, ben bunu önceden beri biliyorum.

Muhammed Fatih Ergün
mfe@mfe.name

DİPNOTLAR

(1)  http://www.youtube.com/watch?v=4rgNEZs7XBw&feature=share
(2)  http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/ekim/16/dizi.html
(3)  http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html
(4)  http://www.cnnturk.com/2012/guncel/04/13/gulen.28.subat.icin.ne.demisti/657109.0
(5)  http://www.bimer.gov.tr
(6)  http://tr.wikipedia.org/wiki/MV_Mavi_Marmara

YAZI LİNKİ:http://www.sutunhaber.com/makale/bir-fethullah-gulen-amigosu–bahri-senkal/